Dünyaca ünlü tabloların
tıpkı basımları sudan ucuza satılıyor
100 milyona Mona Lisa!
-------------------------------------------------------
Resim dünyası önemli bir
tartışmayla çalkalanıyor... Dünyaca ünlü ressamların ve bazı
Türk ressamlarının yapıtlarının fırça darbeli röprodüksiyonlarının
piyasaya sürülmesi tartışma açtı: Bu, resim sanatının sonunu
mu getirecek, yeniden doğuşunu mu?
Can
Dündar
Çağımızın önde gelen düşünürlerinden Walter Benjamin, sanat
yapıtının tekniğin olanaklarıyla çoğaltılabildiği çağımızda
anlamını yitireceğini öne sürmüştü.
Yani kopyalanma, popülerleşme sanatın sonu olabilirdi.
Türkiye'de resim sanatı, bugünlerde tam bu sınavdan geçiyor.
İki aydır bir firma, dünyaca ünlü yabancı ressamların ve iki
Türk ressamının resimlerinin tıpatıp aynı baskılarını çoğaltıyor.
Üstelik daha önce görülen düz baskı röprodüksiyonlardan farklı
olarak bu baskılar, özel bir işlemden geçirilerek fırça darbelerine
kadar taklit edilerek, orijinalinden ayırt edilemez halde
piyasaya sürülüyorlar.
Böylece milyarlık tabloların tıpkı basımları, herkesin alabileceği
bir fiyattan pazarlanıyor.
Resim sanatı zengin işi olmaktan çıkıp kitleselleşiyor, popülerleşiyor.
Resim ucuzlayıp evlere, otellere, işyerlerine giriyor.
Şimdi tartışılan şu:
Bu popülerleşme, resmi öldürür mü?
Yoksa bir yeniden doğuş vesilesi midir?
Bu soruyu ressamlara sorduk:
Kimine göre resmin sonunu getirecek bir gelişme bu... kimine
göre ise resmin saltanatı asıl şimdi başlıyor.
Ressamları
birbirine düşüren tartışma:
Resim popülerleşirse ölür mü?
Mustafa Ayaz ve Yalçın Gökçebağ'ın, telif karşılığı tablolarının
tıpkı basımlarının yapılmasına izin vermesi, sanat dünyasında
bir tartışma yarattı: 50 milyarlık tabloların tıpa tıp benzerinin
50 milyona satılması resmi öldürür mü? Yoksa tek bir zenginin
evine mahkum olan tabloların kitlelerce paylaşılmasını mı
sağlar?
Her şey Sezai Kaynak'ın 3 yıl önceki Floransa seyahatinde
başladı. 20 yıllık yayıncı olan Kaynak, Özkaynak yayınlarının
sahibiydi. O seyahat sırasında bir antikacıda bir resim beğendi.
Almaya kalkınca, çok ucuz olduğunu gördü. Dükkân sahibi, beğendiği
resmin bir röprodüksiyon olduğunu söyledi.
Öylesine orijinale benziyordu ki Kaynak inanamadı. Resmi satın
aldı ve heyecanla Türkiye'ye döndü.
Yakın dostu Cumhur Özdemir'e "Ben müthiş bir iş buldum"
dedi:
"Resim sanatının macerasında büyük bir değişikliğe imza
atacağız. İyi resmi evlere, okullara, işyerlerine sokacağız."
Özdemir, 32 ülkede Microsoft yazılımları çoğaltıyordu. Dış
pazara hakimdi. Hemen bir araştırmaya giriştiler.
Röprodüksiyonu orijinal gibi gösteren teknoloji Amerika'daydı.
Bu teknolojiyi, bildiğimiz poster baskılardan ayıran önemli
bir özellik vardı:
Orijinal resmin bir fotoğrafı çekiliyor, bu diadan resim çoğaltılıyordu.
Ancak iş burada bitmiyor, makineden alınan baskı, güzel sanatlar
mezunu bir ekip tarafından özel işleme tabi tutuluyordu. Bu
işlem sırasında resmin üzerindeki fırça izleri şeffaf bir
maddeyle aynen tabloya tatbik ediliyor ve aynı renkler, aynı
ışıkla kabartma efekti yaratılıyordu. Böylece resim orijinalinden
ayrılamaz hale geliyordu.
40 milyona Van Gogh
Hemen dünyanın ünlü müzelerinden fotoğraflar toplamaya başladılar.
2 yıl önce topladıkları dialardan kataloglar bastılar. Çağdaş
ressamların röprodüksiyonları için ağır telifler ödemeleri
gerekiyordu. Mesela Dali'nin ailesiyle görüşmüşler ve yapacakları
iş milyon dolar telif ödemeleri gerektiğini öğrenmişlerdi.
Ancak telif yasaları ressamları 70 yıl koruyordu. 70 yılı
aşan sanat eserleri kamuya mal oluyor ve çoğaltılabiliyordu.
Onlarla başladılar.
Kimler yoktu ki röprodüksiyon kataloglarında:
Van Gogh, Cezanne, Renoir, Aivazovsky, Da Vinci, Gauguin,
Monet...
Zamanla yüzlerce ressamdan 3 bini aşkın resim oluştu katalogda...
Satış elemanları bu kataloglarla tanıtıma çıktı.
Çok ucuzdu. Dünyanın en ünlü ressamlarının milyon dolarlık
tablolarının 'tıpkısının aynısı' 50 milyondan satılıyordu.
Çerçeve ve boyuta göre fiyat biraz daha artabiliyordu.
Tereciye tere
Kısa bir süre sonra patlamayı fark ettiler:
Sipariş yağıyordu.
Oteller, restoranlar, işyerleri resim istiyordu.
Her bir resim üzerinde 6-7 saatlik bir işlem yapıldığı için
siparişlere yetişmek zor olmaya başladı.
İlginin yoğunluğu üzerine 1 yıl önce bu iş için, Cumhur Özdemir-Sezai
Kaynak ortaklığıyla Angora yayıncılığı kurdular.
Alınan siparişler doğrultusunda Ostim'deki yayınevinde baskıya
başlandı.
İşin ilginç yanı, kalite ve ucuzluk nedeniyle dış pazardan
da sipariş almaya başlamışlardı. Amerika'dan, İngiltere'den,
hatta Danimarka'dan..
'Tereciye tere satıyorlar'dı.
Sıra Türklerde
İlginin verdiği cesaretle, Türk ressamlarına yöneldiler.
Osman Hamdi'ler, Şeker Ahmet Paşa'lar, telif koruma yasasının
dışındaydı. Onların tıpkı basımları da yapıldı.
10 trilyon değer biçilen Kaplumbağa Terbiyecisi, aynı renkler,
aynı ışık, aynı dokuyla 100 milyonaydı şimdi...
Bir gün büroya gelen bir asker, devletin elinde olması gereken
tabloyu depoda görünce "Bu ne arıyor burada" diye
sordu. Çalındığını sanmıştı.
İşin aslını öğrenince inanamadı.
Bir süre sonra müşteriler arasına Genelkurmay Başkanlığı da
katıldı.
Türk ressamlar
Bunun üzerine çağdaş Türk ressamlarıyla konuşmayı kararlaştırdılar.
Sezai Kaynak, 2,5 yıl önce 14 Türk ressamıyla bir toplantı
düzenledi.
Toplantıda Zafer Gençaydın, Kayıhan Keskinok, Sibel Ünalan,
Hayati Misman, Habip Aydoğdu, Mürşide İçmeli gibi çağdaş ressamlar
vardı.
Kaynak, "Sizin resimlerinizin röprodüksiyonlarını yapıp,
hem Türkiye'de hem yurtdışında satışa sunmak istiyorum. Üreteceğimiz
kopyaların renk, ışık olarak orijinalinden farkı olmayacak.
Her birinin satışından yüzde 10 telif alacaksınız. Ayrıca
röprodüksiyonu beğenmezseniz satışı durdurma hakkınız var"
dedi.
Ressamların çoğu projeyi heyecanla karşıladı.
Ayaz ve Gökçebağ
Sonunda iki ressama somut teklif götürüldü.
Mustafa Ayaz ve Yalçın Gökçebağ...
İkisinin resimleri de büyük ilgi görüyor, sergi açtıkları
gün hemen tüm yapıtları satılıyor, siparişlere yetişemiyorlardı.
İkisi de başta çekinmiş, röprodüksiyon satışının işlerini
nasıl etkileyeceğini kestirememişlerdi. 20-30 milyara sattıkları
tabloların röprodüksiyon haklarını vermek mantıklı mıydı?
Hem acaba sonuç nasıl olacaktı?
Bir gün Sezai Kaynak, Ayaz'ın atölyesine kendi resminin bir
röprodüksiyonuyla girince Ayaz, "Ben bunu ne zaman yapmışım"
dedi. Sonuç o kadar inandırıcıydı.
Kaynak, "Türkiye'de belki 100 belki 500 evde varsınız"
dedi, "Bu yolla binlerce eve gireceksiniz. Belki yurtdışında
da satılacaksınız. Bunun manevi hazzını hissetmiyor musunuz?"
Ayaz 1 yıl kadar düşündükten sonra "Ben varım" dedi.
60'ya yakın resminin dialarını verdi. Ardından Gökçebağ'ın
kataloğu da basıldı ve 2 ay önce satışa başlandı.
Dar gelirliler için resim
Angora yayıncılık satışlardan çok memnun... Ressamlar da öyle...
Kataloglar birkaç yabancı fuara da gönderildi, ilgi gördü.
Kaynak "20 yıldır yayıncılıkla uğraşıyorum, hiçbir iş
beni bu kadar kışkırtmadı" diyor:
"Bu yöntem, Türkiye'de resim sanatının gelişmesine ciddi
bir katkı getirecek. Dünyanın ünlü şaheserleri müzelerden
evlerimize girecek. Duvarlardaki kalitesiz çiçek, karpuz resimleri
inecek, Van Gogh'lar, Aivazovsky'ler, Ayaz'lar, Gökçedağ'lar
asılacak. Bir kişinin evinde asılıyken kimsenin görme şansının
olamayacağı resimler bu yolla en ücra köşelere kadar gidecek.
Resim, dünyanın sayılı zenginlerinin keyfi olmaktan çıkıp,
dar gelirli insanların da yaşayabileceği bir hazza dönüşecek."
Şimdiden çoğu otelde eski tabloların yerine bu yenilerin asıldığı
gözleniyor. Kimi yerli dizilerin fonlarında da bu tablolar
asılıyor.
İlgiyi gören bazı ressamlar kendi tablolarını da vermeyi teklif
etmiş.
Muhalifler
Tabii bu uygulamaya karşı çıkanlar
da var:
Kimi ressamlar, bunun orijinal resimlerinin değerini düşüreceğine
inanıyor.
Bu görüşü destekleyen bir yaklaşım ünlü bir koleksiyoncudan
geldi.
Uygulamayı duyan bu işadamı, "Ne yani benim 10 milyar
verip aldığım tablonun aynısı 100 milyona mı satılacak"
diye itiraz etti.
Acaba koleksiyoncu, orijinal resme sahip olma ayrıcalığının
ortadan kalktığını hissederse, resim almaktan vazgeçer mi?
Bu uzun vadede resim sanatını sekteye uğratır mı?
"Hayır" diyor Kaynak, "Tam tersine... röprodüksiyonların
çok sayıda eve girmesi o ressam için bir fırtına yaratır.
O resmi gören insanlar orijinaline sahip olmak ister. Kaldı
ki, zengin bir işadamının yüksek bedelle sahip olduğu bir
keyfi, dar gelirli birileri ucuza yaşarsa bundan niye rahatsız
olunsun ki...?"
Eve teslim Picasso
Şimdi yeni bir uygulama kapıda...
Yakında internette başlayacak on-line sistemiyle, artık ekranda
albümü karıştıracak ve beğendiğiniz resmi işaretleyeceksiniz.
Sonra yine o sitedeki seçeneklerden resminize uygun bir çerçeve
deneyecek, yakışanı seçip internet aracılığıyla sipariş vereceksiniz.
Seçtiğiniz tablo, çerçevesi içinde ve hediye paketiyle belirttiğiniz
gün ve saatte, istediğiniz adrese teslim edilecek.
Sevgilinize bir Picasso göndermek hiç de fena fikir değil.
Hem de ucuz.
Ne dersiniz, kitleselleşme resmi öldürüyor mu, yeniden mi
doğuruyor?
"Kopyalar asılların değerini artırdı"
"Her yıl pek çok uluslararası fuara katılıyorum ve oralarda
hiçbir Türk ressamına rastlamıyorum. Ancak röprodüksiyonun
buna katkı sağlayacağına da hiç inanmıyorum. Bu bir hayal.
Kopyalama konusuna gelince... Frankfurt Okulu'nun felsefecileri,
çoğaltılabilen çağda sanat yapıtının anlamını yitireceğini
düşünüyorlardı. Ancak post-modern tarihçiler, bu sürecin öyle
gelişmediğini, hatta tersine işlediğini iddia ediyorlar. Röprodüksiyon,
orijinalin daha fazla tanınmasına hizmet etti ve değerini
azaltmadığı gibi tersine artırdı. Modern kapitalizmin bir
paradoksu bu... Kanıtı da var: Dünyada müzelerin sayısı artıyor.
Diyelim bir Cezanne tablosunun 1920 ile 1950 arasındaki değer
artışı ile 1950-2000 arasındaki artışı arasında büyük fark
var. Çoğaltma olanaklarının geliştiği günümüzde orijinal tablo
çok daha fazla değer kazandı. Van Gogh'un Güneş Çiçekleri
80 milyon dolara alıcı buldu. Bu klasiklerin kopya baskıları
otellere, evlere kadar girdiğinden, artık herkes tanıyor;
bu da beklentinin aksine fiyatını artırıyor."
"Önemli olan hangi resmin çoğaltılacağı"
"Resmin kitaptan farkı şu: Meta değeri, orijinal oluşuna
bağlı. Ancak bu durum resmin kitlelerle buluşmasını engelliyor.
Kitleyle buluşmanın iki yolu var: Müzeler ya da kitaplar,
röprodüksiyonlar... Eğer yapılan röprodüksiyon orijinalin
renk değerlerine sadık kalır, dokuyu da verebilirse bunun
zararı olmaz, tersine yararı olur. Kimi resim alıcılarının,
'Elimdeki orijinalin aynısından herkeste olacak' kaygısı yaşaması,
orijinal resmi, röprodüksiyondan ayırt etmekte daha gidecek
çok yolumuz olduğunu gösteriyor. Bence resmin kitleselleşmesinde
bir sorun yok; önemli olan neyin çoğaltıldığı... Yayınevlerinin
basılacak kitabı seçmeleri gibi burada da hangi resmin çoğaltıldığına
dikkat etmek gerekir. Eğer sadece popüler yapıtlar çoğaltılıyorsa
bunun faydası sınırlı olur."
"Niye Gaziantep'te olmayayım?"
"İtiraf edeyim ki, resimlerimin röprodüksiyon haklarını
devretmeden önce çok düşündüm. 'Senin satışlarını çok etkiler
bu... 5 milyar verip alacağı resmin aynısına 300 milyona sahip
olabilecekse kopyasını alır insanlar' dediler. Ama Türkiye'de
resim artık 1970'lerdeki düzeyinde değil. Orijinali, kopyadan
ayırt edebilen bir resimsever kuşak geldi. Müzayedelerde görüyoruz
bunu... Büyük meblağlarda resim satılıyor. 5 milyardan açılan
bir tablo 50 milyara satılıyor, şaşırıyorum, siparişlere yetişemiyorum.
Bu bilinç varken, röprodüksiyondan korkmamıza gerek yok. Kaldı
ki, her ressamın bir uluslararası platformda yer etme hayali
vardır. Ama bugünkü şartlar altında çok zor bu... Röprodüksiyon
önerisini biraz da Türk resminin dışa açılmasına kapı araladığı
için tercih ettim. İkincisi, resmim herkese ulaşabilsin istedim.
'Niye Gaziantep'te tablolarım asılmasın, niye ilkokulda çocuklar,
kendi doğalarının resmini çizen bir ressamın tablosuna dokunamasın'
diye düşündüm. Bir de Türkiye'de, Türk ressamlardan çok dünya
ressamları tanınır. Fikret Mualla'yı bilmezler de Picasso'yu
bilirler. Bu yolla Türkler de kendi ressamlarını yakından
tanıyacaklar."
©
2004 Milliyet
Şubat 2004