Sanatta
yeni var yeri yok
Batı'da,
burjuvalar sanata yatırım yapıyordu. Bu, bir gelenekti. Fakat
bugün biliyoruz ki, orada da çağdaş sanat yatırımı artık burjuvaların
ilgi alanından çıktı.
Geçenlerde Radikal'de yayımlanan bir haberde bir zamanların
çok tanınmış görsel sanatlar fuarı Fiac'ın eski prestijini
yitirdiği, kazanmak için yeni bir hamle yapması gerektiği
yazılıyordu. İzleyebildiğim kadarıyla sadece Fiac değil birçok
yerleşik sanat etkinliği eski önemini yitirdi. Bu yabana atılmayacak
kertede ciddi bir olgu. Çünkü sadece o etkinlikler değil,
sorunu mesela Türkiye de doğrudan veya dolaylı olarak yaşıyor.
Bunu söylemekle birlikte Türkiye'nin o dünyada olup bitenden
gerçek ölçüde ne kadar etkilendiği başlı başına bir soru ve
sorun. Çünkü, Türkiye, bu tür etkinliklere bir genel kültür
politikası bağlamında katılmıyor. Sadece belli galeriler belli
nedenlerle oralarda boy gösteriyor. Onun yararı da nedir iç
piyasaya doğrusu bilmem. Belki bazı sanatçılar o yoldan bazı
ilişkiler kuruyorlardır, yeni sergilere çağrılar alıyorlardır
fakat bu da sınırlı bir şey. Tek başına o türden bir yaklaşımın
kalıcı ve köklü olması hemen hemen imkânsız.
Bunları, geçenlerde düzenlenen İstanbul Sanat Fuarı'nı gezerken
de düşündüm. Birçok galeri vardı ama fuarın tamamı önemli
bir sanat duyarlılığı, daha doğrusu heyecanı yansıtmıyordu.
Tam tersine, birçoğu amatör galeriler, hobi türünden işler
sergiliyor, sanatın ucuz/luk piyasasına katkı yapmaya çalışıyordu.
Oysa böylesi kolektif sergilerin o cinsten bir telaş yaratması,
yeni soluklar getirmesi gerekir. Amaç da beklenti de odur.
Bu, salt bizim için geçerli bir durum değil. Bütün dünyada
sanat alanı, pazarı bu türden bir kriz yaşıyor. Bunun çok
çeşitli nedenleri var. Geçenlerde, yabancı bir dergide yayımlanan
bir yazıda da bu hususa değiniliyordu. Durumu açıklayacak
nedenlerin başında Batı Avrupa'da sanat piyasasında giderek
azalan devlet etkinliği geliyor. 1945 sonrasında Batı Avrupa
ülkelerinde kendisini gösteren devletçi politikalar sanat
alanını da kuşatıyordu. Devlet bu alana doğrudan yatırım yapmaktaydı.
Büyük müzeler bu gelişmeyi oluşturan ve tetikleyen ana unsurdu.
Ardından büyük durgunluk dönemi başladı, sağ iktidarlar işbaşına
geldi ve 1980'den bu yana piyasanın bu kanadı gitgide artan
bir hızla çöktü. Kapitalistler, burjuvalar her zaman sanata
yatırım yapıyordu, Batı'da. Bu, bir gelenekti. Fakat bugün
biliyoruz ki, orada da çağdaş sanat yatırımı artık burjuvaların
ilgi alanından çıktı. Gene aldığı kadarını devlet alıyor,
yerel yönetimler sahipleniyor. Bir de sanatın ayakta kalmasını
sağlayan özel kanunlar var. Örneğin bina yatırımlarının belli
bir payının sanata ayrılması gibi.
Öncelik paraya...
Bu işin 'makro' yanı. Mikro yanında galeriler piyasasının
küçülmesi geliyor. Bu olumsuz gelişme de yukarıdaki nedene
bağlanabilir. Fakat onun ötesinde görsel sanatlar üretimi
artık iki temel olgudan ötürü beslenemiyor. Öncelikle yetenek
birikimi artık başka alanlara yöneliyor. O alanların başında
sinema ve reklam dünyası gibi görselliği araç olarak kullanan
kesimler geliyor. İnsanlar o alanlarda daha hızlı ve çok para
kazanabiliyor. Sanatı amaç edinen işlerle uğraşmıyorlar. Üniversitede
görsel sanatlar programında ders anlatıyorum. Belli bir heyecanla,
iştahla bu işi entelektüel yanından kavrayan öğrenci yok denecek
kadar az. İkincisi, dünyanın bugünkü ortamında sanatsal duyarlılık
artık gerçeğini yitirdi. Bunu söylemek belki güç. Hatta ilk
bakışta insanda başkaldırı duygusu uyandırıyor. Fakat biraz
derinlemesine düşününce insan işin içinde bir iş olduğu anlaşılıyor.
O da şu...
Sanat, hemen her yerde, hatta kapitalist ilişkilerin, model
ve yaklaşımların egemen olduğu dünyalarda büsbütün ana akımların
boyunduruğunda. Ana akım genel geçer zevki ve estetiği tayin
ediyor. Onun dışında seçenek olarak üretilen sanatın sert,
şiddet içeren, çatışmacı bir tavrı var. Bu nedenle de kendisine
ait bir dünya yaratmak zorunda. O dünyanın sınırları belli:
dar ve küçük. İdeolojik bir yaklaşım bu. Doğal ve kaçınılmaz
olarak öyle. Sanatın daha yüksek bir niteliğe sahip olması
bu kesimin elde ettiği önemli bir sonuç. Ne var ki, bu defa
da izler çevresi zayıf oluyor. Ona bağlı olarak parasal sorunlar
işin içine giriyor.
İdeolojik bir olgu
Özellikle 1980 öncesinde avangart sanatın etkinliği, o etkinliğin
kabul görmesi, modernist bilincin bu çıkışı desteklemesi bu
dünyayı ayakta tutan en önemli olguydu.
Oysa 1980 sonrasında bütün dünyada hızla yayılmaya başlayan
ve kapitalizmin üçüncü büyük dalgasının yarattığı şok bu gidişi
kesintiye uğrattı. Bu dünya artık ortalamanın dünyası. Televizyonlar,
Hollywood sineması, Amerikan kökenli kültür endüstrisi bütün
dünyada çok büyük bir kesimin kendisini bu sanatla özdeşleştirmesine
yol açtı. Sonuç olarak ana akım, ana gövde sanat duyarlılığı
da büsbütün sığlaştı, içine doğru çöküp kurumaya başladı.
Bugün yaşanan sorun Fiac'ta veya başka bir genel sergileme
etkinliğinde kendisini gösteren çıkmaz buradan kaynaklanıyor.
Kısacası, ideolojik bir olgu şimdi yakındığımız şey.
Bu çıkmazı genel olarak modernin ölüşüyle irtibatlandırmak
gerek. Onun yanı sıra bu olumsuz durumun altında çağdaş sanat
dediğimiz anlayışın doğrudan politik bir öze tutunması yatıyor.
Çağdaş sanat bu özelliğiyle sadece ana yatağın dışına çıkmakla
kalmıyor aynı zamanda o yatağı yadsıyor da. Yukarıda söylediğim
gibi seçenek oluşturan zeminlerin sanatı haline geliyor çağdaş
sanat.
Sözünü ettiğim şartlar altında ne Fiac ayağa kalkabilir ne
de bir başkası. İstediği kadar nitelikli olsun, büyük örgütlenmeler
son kertede kendi çıkmazlarını yaşayan örgütlenmelerdir. Yeni,
yaratıcı sanatı onların dışında bir yerlerde aramak en doğrusu.
Yen ve yer meselesi mi bilemem ama yeni ve yer meselesi olduğu
kesin işin.
HASAN BÜLENT KAHRAMAN
11 Kasım 2004
www.redikal.com.tr
Kasım 2004