Giysinin yok ettiği beden
'Bedenlerimiz'
kuşkusuz herkesten çok bize aittir. Onların üstünde, sahip
olduğumuz bir iktidar var. O nedenle beden, baştan beri iktidarların
temel müdahale alanlarından biri
HASAN BÜLENT KAHRAMAN
Şu sıralar, Aksanat'ta devam eden bir sergi var. Bayram Yılmaz'ın
sergisinin adı birçok şeyi açıklar mahiyette: 'Ser-gi-ysi'.
Vitrinde ve salonda boş, içlerinde beden bulunmayan, demirden
yapılmış giysiler görünüyor. Oldukça katı, buna rağmen bir
giysinin kıvrımlarına sahip, kimileri askılara asılmış, kimileri
ütü masasına yatırılmış, kimileri boşlukta kendi başlarına
duran bu giysiler, bakınca, insan birçok şey çağrıştırıyor.
İnsanın bütün güzelliğinin derisinde olduğunu düşünen ve söyleyen
kişiler var tarihte. Buradaki deri kavramı birçok anlama geliyor.
Öncelikle, doğrudan doğruya deri kastediliyor. Fakat bu deri,
'cilt', yani bir kitabın cildi gibi örten, saklayan, içini,
arkasını göstermeyen katı bir madde anlamında. O cilt olmasa,
Damien Hirst'ün son sergilerinden birisine koyduğu heykele
dönerdi insan. Okullarda, öğrencilere insanın iç organlarını
göstermek için kullanılan küçük anatomik heykelcikler vardır.
Bir yanı kapalı, 'ciltli' bir insanı gösterirken bu heykellerin
öteki yanları (anatomik olarak) 'açılmış', ('teşrih' edilmiş)
bir insanı sergiler.
Ürkü ve tiksinti
Bir taraf genellikle bir deriyle 'sır'lıdır, öteki taraf kıpkırmızı
et, kan, damar, kas ve dokudur. Bu, kaplı, 'kapalı' olan taraf,
ilk bakışta insana 'normal' olan gibi gelir. Damien Hirst,
bu anatomi heykelini, birkaç yıl önce akıl almaz bir boyuta
büyüterek bir sergi salonunda sergiledi. Bakanlar, iki şeye
şaşırıyor, sanatçı da amacına ulaşıyordu. Öncelikle gördükleri
şeyin 'kendileri' olduğunu düşünerek hem hayrete düşüyor hem
de ürküyorlardı. Bu, tıpkı, bir ameliyatı televizyonda, bir
filmde izlemek kadar ürküntü verici bir şeydi. İnsanlar, 'içleri'ni
görmekten, onun gösterilmesinden hoşlanmıyordu. Ürküntünün
yanı sıra bir tiksinti de duyuyorlardı. Kan görünce bayılmak,
insanın kendisinden kaynaklanan sıvılara bakamaması, yaralardan
içinin kalkması, onlardan tiksinmesi ile bu tepki arasında
bir çapraşıklık, bir çelişki yoktu. İnsan, 'deri'li halini
seviyordu. O halini 'normal' buluyor, ötekinin kendisine ait
olmadığını düşünüyordu.
Bedenimiz kime ait?
Hirst'ün o heykeli sergilemekle neyi sergilediğini anlamak
kolaydı: bu karmaşık sanatçı, beden denilen kavramın sınırlarını
sorguluyordu. Fakat hepsi bu kadar değildi. Daima aykırı olanı
aramış, daha önceki yapıtlarında da belli kimyasal sıvılar
içinde ölü hayvanları göstermişti. O işlerin içinde bir tanesi
Hirst'ün bu heykeliyle belli bir uyum gösteriyordu.
Hirst, ortadan ve boydan boya kesilmiş bir koyunu iki parça
halinde sergiliyordu. Parçaların ikisi de ayrı ayrı ve karşılıklı
olarak hareket eden bir raylı sisteme yerleştirilmişti. İnsan
baktığı zaman raylar üstünde hareket eden parçaları görüyordu.
Bir parça arkasını görmediğiniz zaman 'bütün' ve belli bir
kimya içinde saklanan bir koyun gibi duruyordu. Fakat öte
yandan yaklaşan parça, koyunun 'arkası'nı veya 'içi'ni gösteriyordu:
yarım, kesilmiş, bütün iç organları yerli yerinde bir koyun
parçası. Karşılıklı hareket eden parça bir noktada birbirine
kavuşuyor, koyun bütünleniyor, sonra tekrar ayrılıyordu. Hirst,
bununla yukarıda değindiğim 'normal/anormal', 'iç/dış' ilişkilerine
göndermede bulunuyor, neyin kime ait olduğunu da sorguluyordu.
Bütün bunlarla birlikte bakınca insanın bedenine ama daha
çok da bedeninin içine yabancı olduğu, ona uzak durduğunu
düşünmek gerek. Bedenlerimiz, kuşkusuz herkesten çok bize
ait. Onların üstünde(n) sahip olduğumuz bir iktidar var. O
nedenle beden baştan beri iktidarların temel müdahale alanlarından
birisi. Uygarlık da bu müdahalelere direnmekle başlıyor. Fakat,
daha derinlemesine bakınca hangi bedenin bize ait olduğu sorusunun
yanıtı güçleşiyor. 'Görmediğimiz' o iç bedene uzağız. Sonuç
itibarıyla kendi kendimize yabancıyız.
Bu yabancılaşma aslında uygarlığın ta kendisi. İlkel insanın
kendisiyle, bedeniyle çok daha barışık olduğu apaçık bir gerçek.
Bugün de kırsal alanın insanı kendisini çok daha iyi tanıyor
ve kendisiyle daha çok uzlaşık. Uygarlığın düzeyi yükseldikçe
ve kırsaldan kentsele, oradan 'salon'lara geçtikçe insanın
bedenine uzaklığı da artıyor. 'Sıhhi' olan tam da bu. O sıhhiliğin
sınırı da çıplaklıktan başlıyor. Çıplaklık, ayıp, utanılacak,
kaçınılacak bir şey. Ardından, değindiğim bedensel sıvılar
geliyor. Temizlik bizi kendi dışımıza itiyor. Uygarlığın tarihi
bedenimize yabancılaşmamızın tarihi dememek için hiçbir neden
yok.
Hoca'nın kürkü
Bütün bunların başlangıç noktası giysiler. Vücudumuzu örttüğümüz,
onu dış gözlerden ve daha da önemlisi kendimizden sakladığımızı
ölçüde kendimiz oluyoruz. Bu, salt bireysel bir algılama değil.
Toplumsal olarak da öyle. Toplumsal yaşam giysiyi, örtünmeyi
sadece bedene yabancılaşmanın değil, aynı zamanda toplumsal
konumun da bir olgusu olarak algılıyor. Giysi, tıpkı Nasrettin
Hoca'nın kürk fıkrasında olduğu gibi, bizden çok önde giden
ve bizi tayin eden bir şey. Bu gerçeği yeterince görmüyor,
görünce de göz ardı ediyoruz. Onu sadece moda dünyasına, moda
tasarımına 'yüce' anlamlar yükleyerek anımsıyoruz. Oysa, modanın
özü tam da yukarıda değindiğim şey: bizi bedenlerimize yabancılaştırmak.
Zaman zaman modanın ortaya koyduğu 'dekolte'ler içinde gösterdiği
bedenler de bu sorunu aşmaya yetmiyor. O zaman da bedene değil
gene 'bedeni gösteren giysiye' (aslında ne demek istediğimiz
daha iyi anlatmak için bu üç sözcüğü bitişik yazmak gerekiyor)
bakıyoruz. Kaldı ki, modanın sunuluşu bile başlı başına bir
sorun. O derecede 'gösterişli', 'güzel' bedenler zaten bedene
dönük yabancılaşmanın had safhası. Mankenler kendilerini,
bedenlerini değil, giysileri sunan kişiler. Bedenin görkemi,
güzelliği bedenin kendisini değil giysinin çarpıcılığını sergilemenin
aracı. Giysi beden için değil, beden giysi için var.
20. yüzyıl sanatı bu uygarlık yabancılaşmasına bedenin doğallığını
makineye dönüştürerek bir yeni boyut getirdi. Sanatçının yaptığı
bu makineye dönüşme sürecini anlatmaktı. Kübizmle başlayan
bu anlayış fütürizmle doruğuna ulaştı. Warhol daima makine
olmak istediğini söylüyordu. Bugün de sürekli olarak bedenin
yok oluşu ile uğraşıyor sanat dünyası. Sadece feminist sanat
bu gelişmeye karşı çıktı ve onu tersine çevirip, terk edilmiş,
yadsınmış, unutturulmak istenmiş bedenin de bize ait olduğunu
gösterdi.
1970'lerin kadın performans sanatçıları bu yönde büyük bir
adım attılar. Bayram Yılmaz'ın bedenden arındırılmış, boş
ve boşlukta duran giysileri bize bir kez daha bu gerçeği hatırlatıyor.
Giysinin ortadan kaldırdığı bedeni bütün bütüne yok ederek
giysinin simgesel değil ikonik boyutunu vurguluyor. O da herhalde
şu demek: gördüğümüz giysili bedenler ne kadar doğruysa o
kadar yalan!
12/03/2004
www.radikal.com.tr
Mart 2004