Doğu ve Batı'yı Birleştiren Renkler
Bir
sanatçı düşünün 1600 yıllık Ayasofya'da sergi açsın, Antalya
Kaş limanında 350 metre uzunluğunda 5km alanda gezilebilen bir
açık hava duvar resim uygulaması gerçekleştirsin Çin'den Amerika'ya,
Japonya'dan Ukranya'ya Meksika'dan Arap yarım adasına kadar
dağılmış galeri ve koleksiyonlarda resimleri olsun, gerçekleştirdiği
tüm sergilerin gelirlerinin bir kısmını sosyal yardım amaçlı
vakıflara bağışlasın, zamanı peşinden koşturacak kadar üretken
bir yaratıcılıkla çalışsın.
İsmail Acar ile Anadolu, Dervişler ve evrensel sanat üzerine
konuştuk...
-----------------------------------------------------------------
Tablolarınızda ağırlıklı
olarak Osmanlı motifleri işliyorsunuz. Bu konulara yönelişiniz
nasıl oldu?
Türk olan ve bu coğrafyada yaşayan birinin Matisse veya Picasso'dan
yola çıkarak bir yere varacağına inanmıyorum. Ben Anadolu'dan
Selçuklu'dan, Mevlana'dan yola çıkarak bir şeyler yaratmak gerektiğini
düşünüyorum.
Ayaklarımı basıp şöyle karşıma baktığım zaman Topkapı'yı görüyorum,
camileri görüyorum....Bize hep Batı'ya bakmayı öğrettiler. Batı'da
bizi zaten hep gölgesinden giden olarak gördü. Haksız da değil
biz kendimiz olamadıktan sonra.... Öğrenciyken İstanbul görüntüsü
önünde bir Padişah portresi yapmıştım ve hocalarım beni sen
padişah rejimini mi istiyorsun diye eleştirmişti. Sonra yurt
dışına seyahatlerim oldu. O zaman gördüm ki İranlı İranlı gibi,
İtalyan İtalyan gibi, Alman da Alman gibi resim yapıyor. Ama
Türkiye'de Türk gibi resim yapan yok.
Ben önce kendimizi tanımamız gerektiğini düşünüyorum. Osmanlı
gibi zengin bir mirasa sahibiz ayrıca tasavvuf kültürümüz var.
Bunları anlamalı ve anlatmalıyız. Bir yandan da popüler kültür
var. O kadar baskın oldu ki popüler kültür. Herhangi bir şeyi
alıyor, kullanıyor, tüketiyor ve atıyor. Buna da kapılmamak
lazım. Bugün tasavvufu ortaya koyan insanlar, popüler kültürün
ihtiyaçlarına göre hareket etmeye başladı bu tehlikeler.
Siz
modern kültürün, alıp, kullanıp, tüketip bir kenara atan yanına
tepki duyuyorsunuz. Batı kültürünün baskın olduğunu söylüyorsunuz.
Farklı bir arayış içindesiniz. İstanbul'da yaşamak size nasıl
bir ilham veriyor?
İstanbul bir sanatçı için sonsuz bir kaynak. Burada öğrenci
olmak sanat eğitimi almak aslında bir ayrıcalık. Oysa Mimar
Sinan Üniversitesi'nin önünde bulunan camiyi Mimar Sinan'ın
yaptığını bir çok öğrenci bilmez. Ne yazık ki sanat eğitimi
veren kurum ve kuruluşlar kendi kültürlerini görmezlikten geliyorlar.
Hep Batı normları ve kültürü üzerine yetişen bir toplum düşünün,
Batı anlatılıyor...Batı'da insanlar şöyle yaşıyor, böyle yapıyor
şeklinde.
Belki de kafamız yanlış
imajlar ile doluyor böylelikle...gerçekte ne olduğunu bilmediğimiz
imajlar ile yetişiyoruz...
Evet, kimse bizi anlatmıyor ki. Size bir anımı anlatayım: Bir
gün dedemin kapısına bir dilenci geliyor. Dedemden buğday istiyor.
Dedem veriyor. İkinci gün dedem yine gelen dilenciye istediğini
veriyor. Üçüncü gün adam yine kapımıza geldiğinde paçalarına
yapışıyorum, "Dede, bu adam seni kandırıyor. Her gün sen veriyorsun
diye buğday istiyor". Dedem beni karşısına alıyor, "Bak oğlum"
diyor "birisi kapımızı çalıp bizden bir yardım isterse biz ona
yardım ederiz. Biz dedelerimizden böyle gördük".
Geleneğimizin ve bütün tecrübelerimizin kökeni 10 bin yıllık
bir geçmişe dayanıyor. Hepsinin kökü Anadolu'da gizli... töreler,
örfler, adetler, kanunlar, savaşlar. Batı ise teknolojik açıdan
gelişmiş ama Doğu'dan yararlanması gerekiyor. Doğu kültüründe
"veren el" diye bir şey vardır, Batı'daysa "alan el" var. Batı'nın
önerileri var ama Doğu'nun önerisi olmadığı zaman Batı baskın
oluyor. Mesela toplumların hukuku o toplumun örf ve adetlerinden
doğar. Türk Hukukuna baktığımız zaman Fransız ve İsviçre örf
ve adetlerini görüyoruz. Evrensellikten bahsediyoruz ancak sadece
Batı'nın belirlediği kavramlardan oluşan bir evrensellik eksik
bence. Doğu olmadan evrensellik olmaz. Dedemin anlattığı gibidir
Doğu. Doğulu kendini sorgular, öz mutluluğunu arar. Batı'ysa
daha materyalisttir. Yalnız yanlış anlaşılmasın ben Batı'ya
karşı değilim, sadece Doğu'nun da var olmasını istiyorum.
Doğu'da "veren el", daha hayırlı zengin eldir. "Alan el" yoksuldur.
Ama bugün elimizde hiçbir şey kalmamış, bu kalmamışlık içinde
küçücük bir şeyler yapmaya çalışıyorum. Ortaya koymak istediğim
kendi örf ve adetlerimizden doğan tecrübeler, Anadolu'nun 10
bin yıllık geçmişiyle örtüşen bilgi ve kültür.
Doğu'yu
eserlerinize yansıtmak adına nasıl bir çalışma içerisinde bulundunuz
?
Tarihimizi inceliyorum. Müzeleri dolaşıyorum. Hep araştırıyorum...Örneğin
Hititlerin evlenme kurallarını Troya'daki evlenme kuralları
ile karşılaştırıyorum...Bunlar bizim zenginliğimiz....Ben bu
zenginliği yansıttığıma inanıyorum çalışmalarımda. Bugün Doğu
zenginliğinin farkına varıyor. Aynı zamanda Batı da kendisiyle
bir hesaplaşma içinde. İki tarafın birbirine kavuşması için
verimli bir ortam var. Evrenselliğe giden bir yol açılıyor önümüzde.
Evrensel düşüncenin oluşması
için görev üstlenmiş bir sanatçı diyebilir miyiz size?
Bir derviş diyebilirsiniz.Yunus, kırk sene aynı düzgünlükte
kestiği odunları dergaha taşımış. Düşünün kırk yıl boyunca aynı
özenle odunları taşımış. buradaki disiplini ve tecrübeyi görmemiz
gerek. Biz o disiplini Batı'dan almaya çalışıyoruz. Tabi ki
Batı'da bir mükemmellik arayışı var, ama aynı zamanda bir tıkanmışlık
da yaşıyorlar.
Batı kendini o kadar seviyor ki eksiğini görmek istemiyor. Doğu'lu
gözle bakarsak bunun bir zayıflık olduğu açık, biz daha çok
"veren el" durumundayız. Sanatçıların bunu ifade etmesi bir
Doğu'lu olarak Batı'ya ayna tutması gerek. Batı ve Doğu bir
diye düşünüyorum. Yeter ki birbirlerine el versinler.
Avrupa'da koleksiyoncular
var, galeriler ve ressamlardan oluşan canlı bir sanat çevresi
var. Biz ne durumdayız sizce?
Türkiye aslında şu anda dünyada çok sayılı ülkenin yaptığı bir
hamle yapıyor. Bunun kıymetini bilmemiz gerekir. Yaklaşık on
yıl öncesinde Türk ressamları resimlerini satarak para kazanamıyorlardı.
Ancak akademisyen olarak hayatlarını devam ettirebiliyorlardı.
Sanat çevreleri çok büyük bir misyon üstlendiler. Özellikle
kendi adıma da çok büyük bir misyon üstlendiğimi düşünüyorum.
On yıl önce yola çıktığım zaman Türkiye'de ressamlar para kazanamıyorlardı.
On yıllık süreç içerisinde ressamlar kendi değerlerini defalarca
katladılar. Bu toplumun da desteğiyle oldu. Benim resimlerimi
alanların arasında 200 den fazla kişi ilk defa resim satın aldılar,
daha sonra bu insanlar başka ressamların da resimlerini aldılar.
Aralarında yeni koleksiyoncular çıktı. Bunlar hep güzel gelişmeler.
Türkiye'de
bugünkü şartlarda bir sanatçının çalışmasına imkan sağlayan
yaratıcı ve verimli bir ortam var mı?
Ortamın o kadar da rahat olduğunu düşünmüyorum. Batı'yla kıyasladığım
zaman özellikle benimle eş değerde bir ressamı ele alırsam kazandıklarım,
kariyerim ve toplumsal saygınlığım çok düşük. Ama yine de gelişme
var ben geleceğe umutla bakıyorum.
Ne yapmak gerek?
Adım adım gelişecek her şey. Ressamların da bu süreçte görevler
üstlenmesi gerekiyor. Öncelikle çok sergi açmaları gerek. Yılda
bir sergi yetmez. Tabi her ressamın üretme tekniği ve süresi
farklı olabilir. Ama bir sergi yaklaşık olarak 60 resimden oluşuyor
ise bu gerçekten az bir sayı bir yıl için. Sanatçılar sosyal
alanlara girmeli. Projeler oluşturmalı. Kendi içlerinde birlik
olmalı. Sanatçılar birbirlerine şans tanımayı öğrenmeli. Ben
iyi bir çalışma gördüğüm zaman sanatçının elini sıkıp tebrik
ediyorum sonra atölyeme gelip iki saat daha fazla çalışıyorum.
Başarılı olan insanların ayaklarına yapışıp onları yere yıkmaya
çalışmaktansa onları tebrik edecek cesareti göstermek gerektiğine
inanıyorum.
Resimlerinizde değişik teknikler
kullanıyorsunuz, bu çeşitliliği bilinçli olarak mı uyguluyorsunuz?
Sivas'tan İstanbul'a geldiğimde 15 yaşındaydım. Burada kalabilmek
için para kazanmam gerekiyordu. Örneğin bu süreçte yol tabelaları
yaptım, tabi bunlar elle yazılmadığı için serigrafi tekniğini
öğrendim. Bir çok atölyede farklı ressamlarla çalıştım. Farklı
tekniklerle tanıştım. Sonra Rusya'da bir akademide çalıştım,
klasik boyama tekniklerini orada öğrendim. Türkiye'de Ergin
İnan, Hüsamettin Koçan, Mustafa Plevneli gibi önemli ressamla
birlikte çalıştım. Semavi Eyice'den Bizansı öğrendim. Sosyoloji,
tarih okudum. Bir çok projede yer aldım. Bu yoğun öğrenme sürecim
boyunca çeşitliliğin çok faydasını gördüm, zaten çeşitlilik
bizim özümüzde de var. Batı'lı net, somut ve özgün bir ifade
istiyor. Seni bir tercih yapmaya yönlendiriyor birey olmalısın
diyor. Oysa Doğu toplum, millet, cemaat diyor... keskin tanımlar
kullanmıyor. Her şeyi kabul eden bir Mevlana var. Ben de bu
çeşitliliği bir zenginlik olarak görüyorum. Klasik boyama da
kullanıyorum, air brush ya da serigrafi tekniklerini de kullanıyorum.
Bazen hatlar yazıyorum. Bence bu bir arayış, deneme...
Çalışmalarınıza bakınca
hem tablolarınızdaki emeğin hem de projelerinizin çok yoğun
olduğunu görüyoruz. Bu enerjiyi nereden alıyorsunuz?
Günde onyedi saati atölyede fiilen çalışarak geçiriyorum. Geri
kalan zamanlarda da okuyorum, araştırıyorum. Önümdeki onbeş
yılı çok iyi değerlendirmem gerektiğini düşünüyorum. Çok üretken
olmak zorundayım. Bu süre içerisinde hayatı izleyeceğim ve üreteceğim.
İnsanlara, zamana ve sanata bir şeyleri kazıyacağım. Kafamda
oluşturduğum bir fikir var ama bunu uygulamak Türkiye koşullarında
çok zor. Belki yurt dışına gitsem geri gelsem işim çok kolay
olacak ama ben bunu İstanbul'da yaşayarak başarmak istiyorum.
Türkiye'de yaşayarak dünyaya hakim olmayı başaracaksınız. Ya
da dünya sanatı için bir şeyler üreteceksiniz. Böyle bir ideal
için günde on yedi saat az bile. Günde altmış saat çalışmam
gerekiyor. Asistanlar kullanmam gerekiyor.
Gerçekleştirmeyi planladığınız
yeni projeleriniz neler?
Şu anda dokuz-on tane projem var. Bunların oluşması ortaya çıkması
biraz zaman alıyor. Hedefim otuz beş yaşında çok büyük bir sergiyle
yurt dışına açılmak. Londra' da, Amsterdam'da , Milano'daki
galerilerden gelen teklifleri inceliyorum. Hep daha ileriye
hep daha güzele ulaşmak istiyorum. Sergilenecek resimlerin bir
kısmı hazır ama içime sinmiyor bekletiyorum. Mesela "İstanbul'daki
Roma" diye bir sergiyi Milano'da yapma planım var. Bizans ve
Osmanlı ile ilgili çalışmaların yer alacağı bir sergi olacak
bu. Bir başka çalışma da "Anadolu'nun Tanrıları ve Kralları"
isimli, Troya ve Likya'nın anlatıldığı mitolojik konuların işlendiği
bir proje. "Dünyanın Başkentleri" diye bir seri çalışmam var
St. Petersburg'dan bu konuda bir sergi teklifi aldım. Büyük
şehirlerin yüzleşmelerini anlatıyorum. Bu çalışmaların büyük
bir kısmı bitmiş durumda. Şu anda Ankara'da bir sergim var.
Cidde'de bir sergim açık. Kurban Bayramında Kabe'de bir sergi
için teklif aldım. Amerika'da bir projem var. Pekin'den gelen
teklifler var. Bir de çalıştığım ve yaşadığım bu mekanı müzeye
dönüştürmek istiyorum Burayı duvar resimleri ve kendi yaptığım
objelerle donatacağım. Proje çok ama her şey zamanla....
www.antikalar.com