 |
|
 |
 |
 |
SANAT, FELSEFE, BİLİM YAZILARI
Sanat ve Şiddet
Prof.Dr. Selçuk Mülayim
Yanardağ patlaması, deprem, sel,
orman yangını, denizdeki fırtına, bir yaban hayvanının saldırısı...
Ne kadar şiddetli olursa olsun, bütün bunlar şiddet'in kendisi
değildir. Fiziki güç karşısındaki değişme, canlı ve cansız dünyada
sindirilmiş bir enerjinin dışa vurası olarak doğanın diyalektiğinde
hep vardır.
Canlılar dünyasında hep süre giden, kendine
hayat alanı açmak üzere, diğerini itme, yıldırma ve meydan okuma;
sarmaşıktan kaplana, yılandan akbabaya kadar, bütün tip ve ailelerde
açıkça gözlenir. Burada şiddet yoktur; şiddet, insana özgü bir
meydan okuma türüdür.
İnsanla birlikte varlık alanına giren
planlanmış öfke ve kin, bunların acımasız yaptırımlara ve kaba
güce erişmesiyle şiddet doğar. Şiddet'in mucidi insandır. En azından
bizim gezegenimizdeki durum bu. Sevgi, barış ve diğer soylu duygular
kadar, kin nefret ve şiddet'i yaratan, üreten, çoğaltan ve köpürten
soy, insan soyudur. Bu bağlamda şiddet'i; iyi-kötü, güzel-çirkin,
ahlaklı-ahlaksız ölçütleriyle değerlendirmek, bir anlamda orman
yangınlarını da aynı ölçütlerle yargılamaya benzer. Temelde istenen;
şiddet'i kamufle edebilmek, hiç değilse aşağı düzeylerde tutabilmektir.
Kendini gündemde tutmak ve yaşamaya devam isteyen ego, çevresinde
oluşturduğu zırh ve silahlarını daha etkin hale getirmenin yolunu
hep aramıştır. Tarih öncesinde taş aletlerin, madenden yapılmış
silahların tipolojik gelişimi, bunların gitgide daha sivri, daha
keskin yapılması, insanın sadece avlanma aracı üretmediğini gösterir.
Bu aşamalarda alet veya silahın, hayvan avlamak için mi yoksa
insan avlamak için mi üretildiğine karar vermek güçtür.
Barış, sevgi, dostluk, komşuluk, gerçekte
ansızın baskına uğramaktan korkan insanların, güvencesiz durumlarını
çok iyi farketmeleriyle oluşturdukları törelere dayalı güvenlik
sistemleridir. Ailenin, cemaatin, sınıfların ve ulusların şekillenmesinde
güvenlik arayışlarının önemli katkısı olmuştur. Bir arada, toplu
ve örgütlü olursanız, şiddet'e karşı caydırıcı olursunuz. Ama
bu topluluklar yeni güç odakları oluşturduğundan potansiyel şiddet
gruplarına dönüşebilir.
Endüstrileşen kent toplumu olarak her
gün ufak-tefek şiddet uygulamalarına başvururuz; dolmuş kuyruğunda
ön sıra kapma çabası, iskele kapılarının açılmasıyla başlayan
omuzlaşma, küçük dans gösterileri gibi gözükürse de, bunlar gerçekte
yoğunluğu azaltılmış şiddet uygulamalarıdır. Henüz ölümcül düzeylere
tırmanmamış olan bu mücadele; nezaket kuralları, büyüklere ve
kadınlara saygı, sırayı ve düzeni bozmamak şeklinde, hak ve özgürlükler
formülüne bağlanmıştır. Bu suçları işlemek; ayıp, günah, zararlı
veya yasaktır.
Doğa'da
insandan bağımsız olarak şiddet yoktur; ama toplumda vardır.
Tıpkı sevgi ve barış gibi, kin ve nefret de insanın beraberinde
taşıdığı bir özelliktir. Doğa'da sanat da yoktur, o da insanla
birlikte var olmuştur. O halde diyebiliriz ki; etik ve estetik
çerçevede oluşan şiddet ve sanat bir arada yaşarlar, zaman zaman
da örtüşürler. İkisinin kesişme noktalarının birbiri üzerine yansımaları,
birinin öteki adına kullanılması rastlantıdan öte, birey-toplum
ilişkilerinin tarihinde kaçınılmaz olarak gündemde kalmıştır.
Sanat, soylu ve yüce duygular (sevgi, barış, aşk, dostluk, sempati,
hayranlık vb.) kadar, kin, nefret, kıskançlık, daha çoğunu elde
etme vb. tutkularında yansıması olmuştur. O halde sanat, hayatın
üstüne dökülmüş bir krema değil fakat, insan ilişkilerinin çeşitliliğini
yansıtan verileriyle toplumsal gelişmenin özünü bildiren bir alandır.
Sanat en üstte ise, bu tepe noktanın aşağıya doğru genişleyerek
açılan piramidinde insana dair değerlerin hepside yer alır. Bütün
ayıklamaya rağmen en alttaki ilişkilerin detayları süzülerek kat
kat yükselir, çeşitli kıvrımlar yaparak çok özel bir anlatımla
gider tepeye oturur.
Şiddet'in Sanatsal Bildirisi
Sanatın binlerce yıllık tarihi, tekdüze
bildirilerle yürüyüp gelen bir mahkeme zaptı veya bir resimli
roman olmaktan çok; insan eğilimlerinin sonsuz çeşitliliğini özümlemiş
bir dildir Bu bakımdan çok çeşitli duygular arasında, açık veya
kapalı olarak kan ve gözyaşını da içermesi doğaldır.
Müzikten mimariye, heykelden mozayiğe
kadar sanatın farklı alanlarına yansıdığı kadarıyla, gerilim ve
endişeleri yer yer sezmek mümkündür. Bu anlamda mimari, duygulardan
arınmış, soyut, barınma-korunma sorunun rasyonel teknolojilerle
çözümlendiği bir alan olarak görünür. İnsana dair açıkça anlattığı
bir öykü yoktur. Ama Çin Seddi, şato ve sur duvarlarının kütlesel
ve plastik yapılanması, insan ilişkilerindeki gerilimin ölçülerini
anlatan sembollerdir. Bu tür yapılar, şiddet'e karşı veya şiddet
uygulamada kullanılan yöntemlerin örgütlü-yerleşik toplumlar için
ne denli kaçınılmaz olduğunu açığa vuran çabaların elle tutulabilir
ürünleridir.
En soyut sanat olan müzik, bir yandan
"ruhun gıdası", öte yandan insanlık trajedisini vurmalı
sazlarla aktararak seslendiren, savaş ve bunun getirdiği sefaleti,
ölümü haber veren temalarla dolu bir alandır. Bethoven'in "1812
Üvertürü"ne yerleştirilen top sesleri, örgütlü insan toplumunun
kıyım ve katliam boyutlarını yansıtmak için vurgulanmıştır. Başka
telden çalan Vivaldi/"Mevsimler", bir başka insanlık
durumunu anlatmaktadır. Ama müzikte ikisi de vardır. Bir kısım
eserleri (marşlar, halk ezgileri), muhtemel saldırılara karşı
birlik ve bütünlük mesajlarını pekiştirici formlar olarak karşımıza
çıktığı gibi, şiddet uygulamaları için fon müziği de olabilir.
Stadyum amigolarının başlıca görevleri : taraftarların sesini
yükseltip toplayarak, meydan okuma keyfiyetini organize etmekter.
Bu görev, saldırganlık, yakıp-yıkma boyutlarına vardığında, genel
yapıyı zedeleyeceğinden önü alınır.
Resim ve heykelde sanatsal anlatımın
: soylu, yüce, pürüzsüz, çarpıcı olması hayat pratiğinın yolunu
kesemez. Anlatımda hangi yol tutulursa tutulsun (form, üslup,
hareket, ışık vs.) "insanın insana yaptığı"nı sanat
gizleyemez. Hatta bazen bütün abartısıyla ortaya çıkarır. Korku,
tedirginlik, ürperti, endişe açmazları, insanın ölüm karşısındaki
davranış tarzı veya tepkisi olarak hep gündemdedir. Bu arada kınanan
şey insan-insana saldırganlık ve şiddet'tir. Ancak sorun şurada
düğümleniyor; sanat objesi ile aktarılan saldırganlık mesajının
yorumu, sanatçının ve bizim hangi noktalarda bulunduğumuza bağlı
kalıyor. Sanatçının yorumu (genellikle) konunun belirli bir yönünü
veya tek ucunu allayıp pullayarak sunduğundan, izleyicinin içeriğe
katılması veya hak vermesi her zaman mümkün değildir. Ressamın
sunduğu şiddet manzarasında; fazladan değil fakat hakkettiğinden
çok daha azına razı olmuş insanları görürüz. Bu, adalet duygusunun
çarpıtılması uğrunda kullanılmış etkin bir acındırma oyunu olabileceği
gibi; tastamam gerçeği de yansıtabilir. Tam bu noktada güdümlü
sanat olgusu acındırma mesajını yanına alarak bütün, çıplaklığı
ile karşımıza çıkıyor. Ressamı yücelten (ücretimi ödeyen, madalya
veren, şöhret kapılarını açan ve onu dünya nimetlerine boğarak
onurlandıran) parti, kral, aristokrasi veya sınıf diktası vs.'nın
patranajı yoğun bir mesaj yüklemesi istemektedir. Bunu bir "görev"
olarak üstlenen sanatçı güçlüyse, şiddet'i çok dolaylı yönden,
ama kalıcı bir biçimde plastik kuralları çiğnemeden kotarır. Zayıfsa,
her isteneni tartışmasız bir kadraj içinde afişe eder ve furyadan
kendisine düşen payı alır.
Zaman zaman yumuşama gösterileri (Op
Art, Pop Art kısmen Post Modernizm) yapılsa bile, sanat doğrudan
veya dolaylı biçimde şiddet'e teslim olur. İyi sanat, bireysel
ve kitlesel şiddetin açık görüntülerinden arınmıştır.
Şiddet'in bildirisi, olumlu tiplemelerle
legalize edilirken idealizmin tanıdığı imkanları kullanarak bir
güç odağı oluşturur. Görünür mesajdaki "biz güçlüyüz"
ifadesinin/, bilinçaltındaki devamı "direnen ölür" şeklindedir.
Pek tabi bu son cümleyi hiçbir sanatçı kabul etmez, ancak "bize
katılın" denirken burada gizlenmiş bir şiddeti görmemek mümkün
değildir. Buna karşılık fizik olarak ezilen, yok edilen insan
manzarası bir yandan acıma duygusu, öte yandan sırası gelince
intikam alınacağından, karşı şiddeti bilinç altına yerleşmektedir.
Evrensel barışı arayan kesim, plastik
çözümler, çizgi mükemmeliği, yepyeni materyalleri devreye sokarak
yumuşatılmış bir tavırla ortak düzlemi arar ve teklif eder. Sanatçının
bireysel tercihi ve moda akımlarla bu tür esintiler sanat tarihinde
hep var olmuştur. Ne varki, ne barış ne de şiddetin kalıcılığı
yoktur. İnsan ilişkileri kimi zaman çiçek ve doğa sevgisine yönelirken,
kimi zaman da mezhep, parti şiddeti ve totalitarianizmin buyruğuna
giriverir. Şiddet zirvelerindeki sanat : "Bize katılın, haklı
olduğumuz için öldürmek zorundayız" derken, girdaba kapılan
izleyicinin şiddet'e sempati duyması an meselesidir.
Şiddet'e karşı olumlu olmak güzel-iyi-olumlu-hoş,
ama canlılar dünyasında bu tür değerler yok. Saldırının güzel-iyi-hoş
olması gerekmiyor. Yaban hayvanının vicdanı, ahlakı, dürüstlüğü,
insafı olmadığı gibi, kitlesel şiddet de bunlardan yoksundur.
Estetik öldürme, ya ruh hastalarında ya da opera finallerinde
görülür.
Dünyadaki besin kaynaklarının
şimdilik herkese yeterli olduğu, belirli grupların bunları tekeline
almasıyla gerginlik ortamının doğabileceği herkese anlatılabilse
bile, farklı şeylere inananlar
aynı gezegende yaşadıkça şiddet kapıları açık kalacaktır. İnsana
ürküntü veren bu gerçeğin plastik boyutla karşılaşması sırasında
sanatçıya da bir sorumluluk düşüyor. Buna göre şiddet kazanacak
veya azalacaktır. Can yakıcı ve yok edici vuruşun dile getirilişi
diplomatça ve sosyal barışla azalmıyorsa, sanatçının duygularında
hafifletilebilir.
RiB haber (M.Ü. A.E.F. Resim-İş
Böl. Mez. Der. Yayını) 6. sayı Nisan-Mayıs 1995 ©
ders BELGELiĞi, 8. sayı H62 yayınları, Mayıs 2000
Ders
BELGELiĞi
|
 |
|