Özel Grafik Dersi

+ Haberler
+ Makaleler
+ Sanatsal Yayınlar
+ Sanatçılar
+ Sinema
+ Sanatçılar
+ Kısa Kısa
+ Galeri
+ Gezi
+ Eğitim
+ Linkler
+ Şiir
+ İletişim

  Galeriler      
 
 
 

 

6.10.08

Türk Resminin İlk Çıplak Modelleri; Arnavutköylü Sandalcı Hristo ve Zaro Ağa

Abdülmecid devrinde İstanbul’da yaşamış ve İstanbul’da vefat ederek Yeşilköy’deki Katolik karistanına defnedilmiş ünlü İtalyan ressamı ve suluboya üstadı Preziosi’nin İstanbul Tulumbacıları adıyla muhteşem bir suluboya tablosu vardır. Bir ara bu tablonun peşine düşmüştüm. Tablonun aslının aslı Topkapı Sarayı Müzesi’nde olduğunu öğrendim. Resmin Topkapı Sarayı’na gelmesi o dönem müze müdürü olan Tahsin Öz sayesinde olmuş. 1943-1945 arasında Atina’da bir müzayede salonunda satılırken o zamanın müze müdürü Tahsin Öz de tesadüf eseri Atina’da bulunmuş, yine aynı sanatkarın diğer nefis bir İstanbul tablosuyla birlikte müze adına satın alınarak İstanbul’a getirilmiş. Bu tablonun renkli bir fotokopisi de 1961 yılında Hayat Mecmuası’nın 48 numaralı sayısında yayımlanmış. Burada asıl önemli olan nokta belki de Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en civcivli zamanında (İkinci Dünya Savaşı nedeniyle Türkiye ekonomik olarak en sıkıntılı dönemini yaşamaktadır) bile müzelerin Türk kültürüne ait tabloları satın alabilmesidir. Bilindiği gibi geçtiğimiz yıl Bellini’nin yaptığı Fatih Sultan Mehmet tablosu satışa çıkarılmış, bırakın herhangi bir Türk müzesini, Türk kanı taşıyan hiç kimse tablo için teklif bile vermemişti. Yine geçtiğimiz günlerde Sotheby's Müzayede Evi Kanuni Sultan Süleyman'ın gençliğinde İtalyan bir ressam tarafından yapılan portresini 400 bin dolar açılış fiyatıyla satışa çıkardı. Dünyaca ünlü Sotheby's Müzayede Evi'nin 8 Ekim'de yapacağı ve birbirinden değerli 378 eserin satışa sunulacağı "İslam Dünyası Sanat Eserleri" müzayedesinin en önemli parçalarından birini "Muhteşem Süleyman" adıyla anılan Sultan Süleyman'ın portresi oluşturacak. Sultan Süleyman'ın gençliğine ait nadir bulunan bir eser olan tablonun 1538'de İtalyan ressam Tiziano Vecellio tarafından Mantua Dükü Frederico Gonzaga için yapıldığı tahmin ediliyor. İtalya'nın Venedik kentinde tamamlanan 72.4 x 61 santimetre boyutlarındaki yağlı boya tablonun uzun yıllar Como kentinde Paolo Giovo'nun koleksiyonunda yer aldığı daha sonra 1935'te Roma'ya götürüldüğü belirtildi. Tablo 1961 yılında şimdiki sahibi tarafından satın alınarak Londra'ya getirildi. Sotheby's kataloğunda tablonun asgari değeri 400 bin dolar olarak gösterildi. Ancak açık artırmada bu fiyatın 600 bin doları bulacağı tahmin ediliyor. Bekleyip göreceğiz, bakalım Türkiye’den bir kişi ya da kurum bu tabloyu almak için herhangi bir teklif yapacak mı? Ne demiş atalarımız; çıkmamış candan ümit kesilmez!

Yazının başında sözünü ettiğim Preziosi’nin İstanbul Tulumbacıları isimli eserini araştırırken tulumbacılar üzerine yapılmış bir başka ünlü ressama ait bir tablo ile daha karşılaşmıştım. II. Abdülhamid zamanında ‘ressamı hazreti şehriyari’ ve ‘paşa’ ünvanlarını almış yine ünlü bir İtalyan ressam Fausto Zonaro da Köprü üstünde koşan tulumbacıları büyük bir yağlıboya tablo olarak resmetmiştir, öyle ki sahnenin heyecanına kapılmış olan sanatkar tablosunun bir kenarına ve seyirci figürleri arasına kendisinin ve zevcesinin resimlerini de katmaktan fırçasını alamamıştır. Bu tablo bir zamanlar İstanbul’da Union Sigorta Şirketi’nin geniş holünde duruyordu. Sonra ne olduğunu bulamadım.

Zonaro, kendini ve karısını resmin bir kenarına iliştirmesi hemen akla Van Eyck’in dünyaca ünlü Arnolfini’nin Düğünü isimli çalışmasını getiriyor. Ressam Jan Van Eyck’eait, 1434 yılında yapılan yağlı boya tablo; The Arnolfini Marriage, The Betrothal of the Arnolfini olarak da geçer. Resmin orta yerinde çok önemli ve bu resmi bir ilk özelliğini katan bir dış bükey ayna durur. Dikkatle bakıldığında Arnolfini’yi, karısını ve Van Eyck’i görebiliriz bu aynada. Aynanın üstünde, duvarda ‘Jan Van Eyck buradaydı’ (Johannes Van Eyck Fuit Hic 1434) diye yazar. Olasılıkla bu resim aynı zamanda nikah şahitliği ve evlilik cizdanı işini de görmesi düşünülen bir resimdir.

Tablonun en önemli ve üzerinde en çok tartışılan özellikleri sembolik detaylarıdır. Tablo üzerinde araştırmacılar yüzlerce sembolik detay keşfetmişler ve hepsi de yine kendilerine göre bu sembollere yüzlerce anlam yüklemişler. Mesela ayna; tablonun en dikkat çekici detayıdır. Çiftin tam ortasında, arkalarını döndükleri duvarda asılı olan aynanın çerçevesine, her birinde İsa'nın çarmıha gerilişini anlatan toplam 10 adet farklı resim bulunan yuvarlaklar yerleştirilmiştir. Aynanın hemen yanında ise parlak bir tespih asılıdır. Bu, 10 sahne on ayrı önemli duayı, tespih de yakarışı temsil etmektedir. Yansımada ise arkasını dönmüş Arnolfini çifti ile bunların karşısında bulunan biri parlak mavi kıyafetli iki erkek bulunur. Bazılarına göre bu mavi kıyafetli kişi Van Eyck'in kendisidir.

Saint Margaret oyması bir diğer semboldür. Giovanna Cenami'nin hemen arkasında duran sandalyenin köşe oyması elinde bir haç tutan Saint Margaret şeklinde yapılmıştır. İnanca göre Saint Margaret, hamile kadınları ve doğacak bebekleri koruyan azizdir. Ressam, hamile olarak resmettiği Giovanna Cenami'yi Arnolfini'nin soyunu devam ettirmekle, Aziz Margaret'i ise bebekleri ve anneyi korumakla görevlendirmiştir.

Bir diğer sembol de takunyalar. Tabloda iki çift terlik görülmektedir. Bunlardan biri Arnolfini'nin hemen önünde duran ve içe dönük olan tahta takunyalar, diğerleri de Giovanna'nın arkasındaki divanın önünde duran saten terliklerdir. Tahta takunyalar ile ilgili üzerinde en çok ortak görüş bildirilen konu, bu takunyaların eski ahitte, Musa'nın ikinci kitabı olan ve büyük göç'ü anlatan "Exodus"a gönderme yapmasıdır. Her iki çift terlik de "durmayı", "varmışlığı" simgeleyecek şekilde uçları içe dönük şekildedir. Yani artık yolculuk bitmiştir, kutsal ev burasıdır ve bundan sonra yaşam burada devam edecektir. Çiftin birleşmiş ellerinin hemen altında duran küçük kopek ise en bilinen ve kabul gören yorumu ile sadakati simgeler. Köpeğin direkt olarak resmi izleyene bakması ise açık bir meydan okumadır. Portakallar evliliğin bereketini, avizede yanan tek mum da tanrıyı simgeler.

Yeniden Preziosi ve Zonaro’nun tulumbacıları resmettikleri çalışmalarına gelirsek burada tarihi bir anekdotu da kaleme almakta fayda var. Türk resim sanatı tarihinin ilk çıplak modellerinden biri olan Arnavutköylü Sandalcı Hristo aynı zamanda bir tulumbacıdır. İlk çıplak modellerden biri olan Hristo’dan önce Türk resim sanatında çıplak model ihtiyacına nasıl gelindiğine kısaca göz atalım.

15. yüzyılda Fatih Sultan Mehmet, İtalyan sanatçı Gentile Bellini’yi bugün Londra National Gallery’de sergilenen kendi portresini yaptırtmak üzere çağırmasına rağmen Batı tarzı resim, Osmanlı İmparatorluğu’nda benimsenmemiş bunun yerini genelde minyatür sanatı almıştır. Geçen süre zarfında Osmanlı İmparatorluğu’na gelerek çalışmalarda bulunan Batılı bazı sanatçıların olduğu bilinse de bu sanatçıların saray ve çevresinden büyük destek gördükleri dönem, Osmanlı’nın Avrupa ile ilişkilerini arttırdığı Batılılaşma dönemi olmuştur. Ayrıca Osmanlı minyatür sanatının geleneksel çizgisinden ayrılmaya başlaması da yine aynı döneme rastlamaktadır. Türk sanatının 1700’den itibaren Batıya yönelmesiyle birlikte, saraya yabancı sanatçıların yerleştiği bilinmektedir. O dönemlerde, sarayda usta-çırak ilişkileriyle süren sanat eğitimi, babadan oğula, ustadan çırağa devam etmiştir. 1793 yılında, Mühendishane’de ve Harbiye Mektebi’nde, doğa gözlemine bağlı resim derslerinin programa alınmasıyla birlikte sanat eğitimi, gerçek anlamda başlamış oldu. Harbiye ve askeri İdadi Mektebi’ndeki ilk sanat dersleri, daha çok mesleki gaye ile programda yer almış olsalar bile, bugün ulaşılan seviyenin ilk hareketleri olması bakımından önemlidir. Ülkemizde, Cumhuriyet öncesi ilk sanat eğitimi hareketleri içinde, bugünkü akademik seviyede kurulmuş olan Sanayi-i Nefise Mektebi (Güzel Sanatlar Akademisi/bugünkü Mimar Sinan Üniversitesi)’nin haklı bir yeri vardır. Bu okulun kurulmasıyla birlikte askeri ressamlar yerlerini yavaş yavaş bu okullardan mezun olan sivil sanatçılara bırakmışlardır. Böylelikle ilk defa resim öğrenimi sivillere geçmiştir.

1911 yılında, kız öğrencilerinin de sanat öğrenmelerine imkan sağlayan İnas Sanayi-i Nefise Mektebi açılmıştır. Bu okuldan bir çok kadın sanatçı yetişmiştir. 1914 yılında güzel sanatlar alanında yaşanan bir başka önemli gelişme ise kız öğrencilere güzel sanatlar alanında eğitim olanağı sağlamak üzere Beyazıt’taki Zeynep Hanım Konağı’nın bir bölümünde(Bugün İstanbul Üniversitesi Fen ve Edebiyat Fakülteleri’nin bulunduğu yer) İnas/Kız Sanayi-i Nefise Mektebi açılmasıdır. Bu okulun müdireliğini de yapan ilk kadın ressamlarımızdan Mihri Müşfik Hanım’ın ilk kez çıplak kadın modelini atölyeye getirmiş olması dönemi açısından önemli bir gelişmedir. Mihri Müşfik Hanım’dan sonra müdür olan Ömer Adil’in yapmış olduğu Kızların Resim Atölyesi adlı tablosu bu okul hakkında önemli bir belge niteliğindedir. İnas/Kız Sanayi-i Nefise Mektebi, Cumhuriyetin ilanından sonra Sanayi-i Nefise Mektebi ile birleştirilmiştir.

Evet, Türk sanat tarihinde çıplak model ile çalışmayı ülkemize getiren Mihri Müşfik’tir. Müşfik, ilk çıplak kadın modelini kız atölyesine getirerek bir çığır açmıştır. Mihri Hanım resim atölyesine kadınlar hamamından da model sağlamıştır. Türk hanımlarının bu konudaki çekingenliğinden modelleri Rum ve Ermeni hanımlardan yapmıştır. Çıplak erkek model sorununu ise arkeoloji müzesindeki torsları kullanarak çözümlemeye çalışmıştır. Torsların çıplaklığı şikayet konusu olunca bakanlık yetkilisine ‘Hakkı aliniz var efendim. Bir hanım mektebine bir erkek heykeli gitmiş, tabii doğru değil. Ama biz ona bir peştamal takarız’ diyerek espriyle durumu düzeltmiştir. Bir müddet sonra model olarak giysili, yaşlı erkek getirilmiştir. Zaro Ağa bunlardan biridir. (Bir kaynakta Mihri Hanım adlı resim öğretmeninin Zaro Ağa’ya ilişkin bir anısına yer veriliyor. Gedikpaşa’daki Nefise Mektebi’ne çağrılan Zaro Ağa, burada model olarak 3 gün çalıştıktan sonra bir daha uğramıyor. Nedenini ise Zaro Ağa şu şekilde açıklamış: "Kızlar hep bana bakıyorlar. Aha biyle biyle göz kırpiyler. Sonra başımı, yanağımı okşiyler. Buraya bah, beri bah dirler, hangisine bahayim, bilmirem. Hepsi huriler gibi, bir iki dene olsa ne ise. Emme ben bu kadar kızı nideyim, daha gelmem vallah...") (Zaro Ağa, son günlerini İstanbul’da geçirmiş. 1934 yılında ölen Zaro Ağa’nın ölüm haberi tüm dünya medyasının ilgilendirir, yatmakda olduğu hastane gazetecilerle dolarken, daha sonra tüm dünya gazeteleri Zaro Ağa’nın ölümünü "Dünyanın en yaşlı adamı öldü" şeklinde duyurmuş. Yaşadığı dönemde Osmanlı İmparatorluğu’nda yaklaşık 10 sultan hüküm sürmüş. Zaro Ağa 157 yaşında öldü. Otopsi yapıldı; beyni, kalbi, ciğerleri bilimsel araştırma amacıyla çıkarıldı)

Tarihçi İlber Ortaylı, Mihri Hanım'ın modellik de yaptığı görüşündedir. Askeri Tıbbiye hocalarından Ahmed Rasim Paşa'nın kızı olan Mihri Hanım (Müşfik) saray ressamı Fausto Zonaro'nun öğrencisi olmuş, daha sonra Roma ve Paris'te eğitimini sürdürmüştür. İlk önce Dârülmuallimat'a resim öğretmeni olarak atanan Mihri Hanım 1914 yılında İnâs (Kız) Sanâyi-i Nefise Mektebi açıldığında bu okulun atölye hocalığına, sonra da müdürlüğüne getirilmiştir. Mihri Hanım, müdürlüğü döneminde atölyelerde model olarak kullanmak üzere Arkeoloji Müzesi'nden çıplak erkek heykeli istemiş ve ilk kez çıplak kadın modeli atölyeye sokmuştur ancak Sanâyi-i Nefise Mektebi'nin 'nü' tablo çalışmalarında kesinlikle modellik yapmamıştır. Ahmed Ali Paşa Sultan Abdülaziz'in yaveridir ve onun emriyle saray resim koleksiyonunu oluşturmuştur.

Resim, heykel, fotoğrafta çıplaklığı esas alarak yapılan çalışmalara verilen genel ad olan “nü”, sadece Türkiye'de değil, geçmişte de, bugün de pek çok ülkede tartışmalara konu olmuş bir daldır. Osmanlı elçilerinden Halil Şeref Paşa'nın 1866 yılında Fransız ressam Courbet'ye sipariş ettiği bir tablo, cüretinden dolayı uzun yıllar “özgür sanatın merkezi” Fransa'da bile sergilenememişti. Tablo, ancak 1995 yılında kamuya açık hale gelmişti. Keza 1906'da ölen Paul Cézanne'ın Modern Olympia'sı da, sergilendiği dönemlerde tepki almıştı. Avusturya'lı dijital sanatçıların 2005 yılında “Courbet'yi yad etmek” üzere yaptıkları bir çalışma da yine infial üzerine kaldırılmıştı. Yani; Gaziantep'teki olaya, “Bu devirde olur mu böyle şey?” tripleri çekmenin pek gerçekliği yok. Görüldüğü gibi “Avrupa'da bile” nü'nün olduğu her devirde “sorunlar” çıkabiliyor. Doğal, çünkü çıplaklık doğal değil… Maktûl İbrahim Paşa, Mohaç seferinden dönerken yolda denk geldiği bazı heykelleri İstanbul'un değişik yerlerine koydurunca, “halkı putperest yaptı” eleştirileriyle karşılaşmıştı. 1800'li yıllarda Beyoğlu'nda açılan heykel atölyesinin sahipleri de karakola çekilmişlerdi. Osman Gazi'nin 1918'de Sivas Zara'ya dikilen heykeli de, yöre halkı tarafından “taş dikiciler geldi” sözleriyle karşılanmış, heykeli Müftü'nün açması ise halkın galeyanını daha da arttırmıştı.

İlk “Nü Modeller” Pehlivanlardı
İletişim Yayınları'nın “Tanzimat'tan Cumhuriyet'e Türkiye Ansiklopedisi”ndeki iki ayrı cildinde -ısrarla- Rum asıllı olduğu vurgulanan Osman Hamdi Bey, 8 Mart 1883'de Mekteb-i Sanayi-i Nefise'yi açarken “ortam” böyleydi. Ortada ne öğrenci, ne de öğretmen vardı. İtalya'dan getirilen Yervant Oksan, İhsan Özsoy ile birkaç azınlık çocuğunu kendisine zar zor öğrenci yapabilmişti. Osman Hamdi Bey, halkın ilgisizliği, tepkisi ve “altyapı yetersizliği”yle boğuşuyordu. “Nü” tablolar için model bulmak bu sorunlardan biriydi. Ressam Nazmi Ziya hatıralarında, “Modeller, kendisi de bir güreşçi olan Nazmi Ziya'nın yağlı güreşçi arkadaşlarıydı. Onlar da, sadece belden yukarısı ya da portre şartıyla öğrencilere modellik yapıyorlardı” diyordu. Bir gençkızı nasılsa “nü” modelliğine iknâ eden öğrencilere en başta Osman Hamdi Bey tepki göstererek, “Delirdiniz mi? Burası Türkiye, böyle şeyleri kaldırmaz!” demişti.

Ali Çetinkaya Heykeltraşı Dövecekti
Atatürk'ün özel ilgisiyle döneminde resim ve heykel alanında önemli bir kıpırdanma olmuştu. Mimar Sinan'ın mezarını heykeltıraş Şevket Aziz Tansu'ya açtırıp, kalan kemiklerine baktırtarak büstünün yapılmasını isteyecek kadar heykel işiyle ilgili olan Atatürk, bir yandan da kendi heykelini yaptırmak için adeta sıraya giren bazı çevrelerin tazyiki altındaydı. Bu uğurda; Yunus Nadi Cumhuriyet gazetesinde Atatürk heykeli için bağış kampanyası başlatıyor, Nafıa Vekili Ali Çetinkaya (Kel Ali) paragöz bir heykeltıraş olan Krippel'e her defasında artırılan fiyatıyla 25 bin dolara ve para yüzünden işi savsaklaması üzerine de kendisini dövmekle tehdit ederek Afyon'daki Zafer Anıtı'nı yaptırıyordu.

“Nü” Heykeli Türk Ocakları Kırdırdı
Türkiye'de ne zaman bir “nü sorunu” yaşansa; tepki gösterenler, Cumhuriyet'in ilk yıllarında böyle şeylerin yaşanmadığından dem vururlar. Oysa; “tembel tabulardan kaçan” ressam ve heykeltıraş olarak nitelendirilen Hamit Görele'nin 1930'lu yıllarda yaptığı “Hava Müdafaası” isimli heykelinin “yerleşik kabulleri” zorlamasının yol açtığı sonuçlar yukarıdaki tezi çürütmekte. Gültekin Elibal'ın boyu üç metreyi de aşan tamamen çıplak bir erkek figürünün kollarındaki kanatlarla resmedildiği sözkonusu heykel, “fütursuz teşhirciliği” nedeniyle devrin pek çok aydını tarafından eleştirilmiş, hakkında yazılar kaleme alınmıştı. Para beklerken tepki alan Görele önce Türk Hava Kurumu ve Başbakan İsmet İnönü'yle temasa geçmiş ancak heykelini satamamıştı. Hamit Görele, paranın peşini bırakmayarak bu defa da Atatürk'e mektup yazmış ancak yakın çevresinden milletvekili Fuat Bulca Güzel Sanatlar'ın ödeme yapamayacağını belirtmişti. Ankara'ya iriliğinden dolayı kırıp dökülmeden güçlükle götürülen heykel, sonunda faili meçhul bir emirle önce Türk Ocağı Genel Merkezi'nin bodrumuna indirilmiş ve testere ile parçalanmıştı.
Türk resminin öncüsü Halife Abdülmecid hiç şüphesiz çıplak model kullanmıştı ve bu tip resimler yapmakta taassup göstermemişti. Halife Abdülmecid Efendi, Osmanlı Ressamlar Cemiyeti kurucuları arasındaydı. Türk resim sanatının da öncü isimlerinden biriydi. Türkiye'de ve yurtdışındaki sergilere tablolarını gönderdiği biliniyor. Geçen günlerde Gaziantep'teki bir sergide nü tabloların tülbentle örtülmesinin ardından hatırlanan "Harem" adlı tablosu onun imzasını taşıyan yüzlerce eserden sadece biriydi. Ama şüphe yok ki en cüretlisi idi. Oryantalist ressamların etkisi altında kalarak yaptığı bu tabloda Halife hayali bir haremin havuz sahnesini canlandırdı. Bunu yaparken de harem kadınlarının çıplaklığını sergilemekten çekinmedi. Elbette sanat anlayışının getirdiği hoşgörüydü bunu yapmasını sağlayan. "Harem" tablosunun fotoğrafı ilk kez 1980'li yıllarda, Sanat Çevresi adlı bir dergide yayımlanmıştı. Bu önemli eserin bugün nerede olduğuna dair net bir bilgi yok elimizde.

Cariyeler Modeli miydi?
Halife Abdülmecid Efendi'nin portresini yaptıklarını model olarak kullandığı malum. Anonim erkek portreleri için galiba yurtdışından getirilen cansız mankenler söz konusudur. Kadın manken kullandığını söylemek mümkün olabilir. Muhtemelen bazı cariyeleri kullanmış olmalıdır ki gördüğünüz "nü" tablolar oldukça başarılı.

Gelelim Zaro Ağa’dan sonra bilinen diğer bir çıplak modele; Arnavutköylü Sandalcı Hristo’ya. Arnavutköyü Rum Kilisesi Yangın Sandığı uşaklarından olan Hristo; Sanayi Nefise Mektebi (Güzel Sanatlar Akademisi) resim bölümünün ilk çıplak modellerindendi. On-dokuz yirmi yaşlarındayken 1908 senesi ders yılında devamlı olarak mektebe gitmiş ve soyunarak bir ücret karşılığı modellik yapmıştır. 1958’de yetmiş yaşını aşkın olarak ölmüştür. Tophane kahvelerinde ve şaraphanelerinde dolaşır bir haneberduş, bir ayyaştı. Hristo aslen tulumbacıydı. Döneminin en namlı tulumbacılarından biri olmasından dolayı Andon Efendi adında bir banker kendisine bir sandal hediye etmiş, böylece Hristo’nun sandalcılık serüveni başlamıştı. Ünlü tarih yazarı Reşad Ekrem Koçu’nun bir kitabında da Hristo’nun hikayesine rastlıyoruz. Koçu, kitabında Hristo’nun çıplak modellik serüvenini şöyle anlatıyor; ‘’… Anavutköy’de sandalcılık yapardım. Bir gün nöbette iken elinde bir tahta kutu ile genç bir bey geldi. Beylerbeyi’ne gitmek üzere sandalıma bindi. Ressam imiş, adı da Nazmi Ziya Bey’miş. Sonra çok meşhur olmuştur. Kutusunun yanına bağlı bir kağıt aldı, yolda ben kürek çekerken resmimi yaptı, tıpkı tıpkısına benzerdi. Benim bir de çıplak resmimi yapmak istediğini, karşısında bir saat kadar çıplak durursam iki mecidiye vereceğini söyledi. On sekiz yaşlarında bir genç idim. Cahillik de var, içime türlü şüpheler girdi, fakat paranın yüzü sıcak, kabul ettim. Beylerbeyi’nde bir yalıya gittik. Meğer o yalının küçük beyi de ressam imiş, çekine çekine, korka korka utancımdan kızara kızara çırılçıplak soyundum ve karşılarında durdum. Genç beyler resim mektebine gidip modellik yapar isem sandalcılıktan çok daha fazla para kazanabileceğimi söylediler. Mektebin yerini de tarif ettiler ve o gün iki mecidiye yerine bir altın verdiler. Ben de bir saat yerine yalıda üç saat kaldım. Türlü vaziyetlerde pek çok resmimi çizdiler. Bir tanesini de bana vermek istediler. Almadım. Arkadaşlarım görür, rezil olurum, adım da kötüye çıkar diye korktum. Niçin almadığımı anlamadılar, küçük bir masa örtüsü verdiler, belime sardım. Nazmi Ziya Bey, benim bir de öyle resmimi yaptı, arka tarafa da bir kayık başı çizdi ve bana o resmi hediye etti. Az sonra hürriyet ilan edildi. Bir gün beş parasız kalmıştım; aklıma resim mektebi geldi, gittim, aradım, buldum, niçin geldiğimi söyledim, hemen alıp talebelerin çalıştığı yere götürdüler. Yalıda bir sefer soyunmuş olduğum halde yine çok utandım. İki bey bir altın vermişlerdi, burada elbet daha çok para verirler dedim, fakat yine üç saat çıplak durduğum halde bir mecidiye verdiler. Soyunmadan önce pazarlık etmediğim için ses çıkarmadım, içimden ‘bir daha gelmem’ dedim ama ertesi gün yine gittim…’’

Hristo Balkan Savaşları’na katıldı. Birinci Dünya Savaşı’nda Kafkas Cephesi’nde savaştı. Kurtuluş Savaşı sırasında Yunanistan’a gitti. Fakat İstanbul hasretine dayanamayarak geri döndü. Kumar ve içki illetine bulaştı. Batağa saplandı, boğuldu, mahvoldu. Bir gün beş parasız kaldığında yine aklına Fındıklı’daki resim mektebi geldi. Soluğu mektepte aldı. Kapıcı niçin geldiğini sorduğunda modellik için geldiğini söyledi. Sarhoş, içkiden dili dolanan, ayakları çıplak, pis, üstü başı dökük Hristo’yu kapıcı kovdu. İşte o an Hristo anladı ki; itibar hep gençliğe ve güzelliğedir. Hristo onların kıymetini bilememişti.

Eser  Baykuş

Kaynak: galeriinter.net